30 Ekim 2011

Bihter Badur’dan esintiler

Burda bize ait hiçbirşey yok
Nefesler başkasının
Fotoğraflar,
Bu başörtü,
Sıkışığız zamanda,Seslerimiz birbirine karışıyor
Düzensiz bir koro.Geçmiş.Şimdi.Gelecek…
Klasik bir acı.
Beyhude ömürler.
Burada iz bırakacak kimse yok.
Sil beni sil.
Herşey geçmişte kaldı.
Kağıt gemiler uçaklar……..
Sabırlı bekleyişler……….
İçimiz söndü içsiz kaldık,
Bakır tarihe karıştı,
Evler,dolmuşlar,
Adını anmaya bile değmeyecek.
Ne bileyim ölü kuşlar gibi.
Geri gitse zaman karşına ne çok yabancı çıkar
Kahve içmişsin halbuki.
İntihar konuşmuşsun,kavga etmişsin,gülerken koltuktan devrilmişsin.
Anmış hep.
Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz.
Senin de geleceğin yok zaten,
Bekliyoruz yine de,
Sabır..
Kadınsı bir erdem işte…………

23 Ekim 2009

Çırağan Sarayı

Çırağan Sarayı,İstanbul’da Beşiktaş ilçe sınırları içerisinde Ortaköy ile Beşiktaş arasındaki alanda, deniz kıyısında yer almaktadır.750 metre uzunluğundaki bu tarihi ve görkemli saray, arka tarafındaki caddeye adını vermiştir. XVII. yüzyıl başlarında “Kazancıoğlu Bahçesi” ismi ile anılan bu alandaki ilk yapı Sultan IV Murat (1623–1640)’ın kızı Kaya Sultan ve eşi Melek Ahmet Paşa’nın yaz aylarında kullanılmak üzere yaptırdıkları yalıdır. Bu dönemdeki yalı ile ilgili olarak çok fazla bilgiye sahip değiliz. Kaya Sultan’ın 1659 yılında ölümünden sonra III Ahmet (1703–1730) devrine kadar özellikleSultan IV. Mehmed veSultan II. Mustafa’nın uzun süreler Edirne’de oturmaları, İstanbuldaki birçok köşk ve kasr gibi Kaya Sultan Yalısı’nın da harap olmasına neden olmuştur. Sultan III. Ahmet gözde Vezir-i Azam’ı İbrahim Paşa’ya Kaya Sultan Yalısı’nın bulunduğu alanın mülkünü hediye etmiştir. Bu alana Lâle Devri’nin önde gelen devlet adamlarından Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, eşi Fatma Sultan (III. Ahmet’in kızı) için yeni bir yalı inşa ettirmiştir. İstanbul’da Lâle Devrinde, mum ve kandil ışığında yapılan “Çereğan”(Çerağan: mum gibi

yanan,parıldıyan)adı verilen gece eğlencelerinin Sultan III. Ahmed’in de katılımıyla sık sık bu yalıda düzenlenmesi nedeniyle yapı “Çerağan Yalısı” (Çırağan Yalısı) adıyla anılmağa başlanmıştır. Çırağan Yalısı,sany1328.resized bir eğlence olduğu kadar bir kültür parlaklığı devri olan“Lale Devrinin(1718 – 1730)” en önemli simgelerinden biridir.1719′da tamamlanan Marmara Adası’nın en nadide mermerleri ile süslenen bu yalı küçük bir saray niteliği taşımaktaydı. 128 çınar ağacının gölgelendirdiği bahçe içersinde, yalının çekirdeğini oluşturan ve yalıya adını veren üç sofalı, şadırvanlı Çerağan köşkünden başka Kafesli köşk, Küçük Kadın Köşkü, Hünkar Köşkü, büyük bir kameriye ve limonluk yer almaktaydı.İbrahim Paşa’nın Çırağan’a bitişik “Gülşen-âbâd” isimli bir yalısının daha olduğunu bilmekteyiz.Büyük kasrın içerisinde: Harem Dairesi, iki hamam, iki Mabeyn Odası, Hasoda Dairesi, Divanhâne Sofası, Sultan Odası, Başkadın Odası, Darüsaâde Odası, Silahtar Ağa Odası, Mehterler Odası, Harem Ağaları Odası, Câmeşûy (çamaşırcı), Usta Odası gibi bölümler bulunmaktaydı. Mardin işi yeşil saçaklı sarı makadlar (divan), Bursa ve Bilecik yastıkları, Hint basmasından yer minderleri, kılabdanlı sarı astarlı al çuha kapı perdeleri, duvarlara çekilen Mardin işi zar perdeler, sedef işlemeli iskemleler, şamdanlar, Kütahya çinisinden lale saksılar, Acem kaliçeleri ve duvarlarda çalar saatler ile talik besmeleler ve hilye-i şerifler yalı içerisinde kullanılan mobilyalar ve süs eşyalarıydı. Sultan III. Ahmed’in Patrona Halil isyanıyla tahttan indirilmesi ve Damad İbrahim Paşa’nın öldürülmesinden sonra Fatma Sultan, vefatına kadar Çırağan’da oturmuştur.Sultan I. Mahmud (1730-1754) devrinde Çırağan Sarayı devlet konukevi niteliği taşımıştır. Sadrazam Hacı Ahmed Paşa ve daha sonra Hekimoğlu Ali Paşa, Avusturya ve Fransa gibi devletlerin elçilerine Çırağan sarayında ziyafetler vermişlerdir.1741 yılında Çırağan Yalısı’nın Beşiktaş Mevlevi-hanesi’ne bakan bölümü ve büyük Camlı Köşkü’nün Mimarbaşı Mustafa Efendi tarafından gerçekleştirilen tamiratından sonra yapı uzun süre bakımsız kalmıştır. Şeyhülislam İbrahim Efendi, Sultan III. Mustafa tarafından 1767′de kendisine verilen Çırağan’da kısa süre oturmuştur. 1774 tarihinde Sultan III. Selim’in kız kardeşi Beyhan Sultan tarafından alınan yalı, (1791-1795) yılları arasında Yorgo Kalfa’ya birkaç defa tamir ettirilmiş ve yalının yanındaki Rodoslu Yalısı satın alınarak yerine bir mabeyn dairesi yaptırılmıştır.Çırağan Sarayı Sultan III. Selim (1789-1807 ) tarafından yalının bulunduğu alanın güzelliği ve Beşiktaş Mevlevihanesi’ne yakın olması nedeniyle satın alınarak 1805 yılında buraya bazı yapılar eklenmiştir ve Çırağan yeniden Osmanlı Sultanları için gözde bir mekan haline gelmiştir.Sultan II Mahmut (1808–1839) yazlarını geçirdiği binanın yetersizliğinden dolayı arka tarafa yeni bir mabeyn dairesi daha inşa ettirmiştir. Sultan II. Mahmud sadece yazları değil her zaman oturulabilecek büyüklükte bir saray yaptırmayı planlamıştır. 1836 yılında mimarlığını Ebniye-i Hassa Müdürü Es-Seyyid Abdülhalim Bey’in yaptığı Çırağan Sarayı’nın inşaasına başlanmıştır.III. Selim’in 1800 yılların başında inşa ettirdiği, ahşap sahil köşkü ve diğer eski kasır ve köşkler tamamen yıkılarak ortadan kaldırılmıştır. III. Selim’in çok sevdiği ve himaye ettiği Beşiktaş Mevlevihanesi de yıkılarak bitişikteki Abdi Bey Yalısı’na nakledilmiştir. Sultan, sarayın arazisini genişletmek istediğinden yapının hemen yanında bulunan Hanım Kadın Mescidi ile birlikte 1775′te Mısır tüccarlarından Eğribozlu Hacı Mehmed Ağa tarafından yaptırılan mektebi ve civarındaki diğer binaları yıktırmıştır. Oldukça büyük bir alana yapılan Çırağan Sahilsarayı’na klasik bir görünüm veren ve sarayın en belirgin özelliğini teşkil eden 40 adet cephe sutunu 1837 yılında Marmara Adası’ndan getirtilmiştir. Çırağan sarayının içinde kullanılan muhteşem mermer sütunlar yapıya ayrı bir zarafet ve ihtişam vermekteydi. Sarayın Boğaz tarafında bulunan görkemli Hünkâr dairesinde duvarları somaki mermerlerle ve baştanbaşa nakışlarla süslü Hünkâr Sofası vardı. Çırağan Sarayını esas bölümünün temelinde taş kullanıldığı halde iç ve dış cephe kaplamalarının ahşap oluşu Osmanlı Mimarisine özgü yönünü ortaya koymaktadır. Çırağan Sarayı tarihin ihtişamı ile modern teknolojinin birleşmesinin en güzel örneğidir. Osmanlı tarihinde köklü değişiklik ve düzenlemeleriyle tanınan yenilikçi ve modern düşüncelere önem veren Sultan II. Mahmud, mimaride de yeniliği ve değişimi yansıtan Çırağan Sarayının bitimini görmeden vefat etmiştir.İnşaat vefatından iki yıl sonra sonra1841yılında Sultan Abdülmecid (1839-1861) döneminde tamamlanmıştır. Abdülmecid’in hemen hemen bütün çocukları bu sarayda doğmuştur. 1840′da V. Murad, 1842′de II. Abdülhamid ve 1844′de V. Mehmed Reşad Eski Çırağan Sarayı’nda doğup büyümüşlerdir. Sultan Abdülmecid döneminde Eski Çırağan Sarayı, önemli toplantı ve merasimlerde kullanılmıştır. Osmanlı Devleti’nin Kırım Harbi öncesinde Rusya ile savaş durumunun kabul edilmesi 25 Eylül 1853′te burada kararlaştırılır. Sultan Abdülmecid’in kızı Fatma Sultan’ın, Tanzimat’ın ilanında büyük görevler üstlenmiş olan Mustafa Reşid Paşa’nın oğlu Ali Galip Bey ile evlilik töreni 7 Ağustos 1854 günü bu sarayda yapılmıştır.Abdülmecit 1856 yılında yapımı tamamlanan Dolmabahçe sarayına geçmiştir. Çırağan Sarayını ve burada bulunan diğer binaları 1857 yılında yıktırarak batı mimarisi tarzında bir saray yaptırmayı planlamıştır. Ancak yeni Çırağan Sarayının yapımı parasal sıkıntılar ve Sultan Abdülmecit’in 1861 yılında vefatı nedeniyle kardeşi Sultan Abdülaziz (1861–1876) döneminde gerçekleştirilmiştir.sany1295.resizedYapımına 1863 yılında başlanan sarayın müteahhitliğini Balyan ailesi yapmıştır.115 metre genişliğinde 664 metre uzunluğunda toplam 76.360 metrekarelik bir alanı kaplayan Çırağan Sarayı plan açısından başlıca dört kısma ayrılır. Bunlar; Mabeyn, Yatak ve Valide Daireleri’nden oluşan Büyük Saray-ı Hümayun, Harem Dairesi, Ağalar Dairesi ve çeşitli yapılardan oluşan müştemilatı. 19. asır mimarisinin en güzel eserlerinden biri olan Çırağan Sarayına deniz tarafında iki yönlü büyük mermer merdivenlerle girildiği gibi, öteki yönlerinde de mermer merdivenler bulunmaktadır. Deniz tarafındaki merdivenlerle 40 m. uzunluğunda, 20 m. genişliğinde ve 14 m. yüksekliğindeki “Direkli Salon“a girilir. İçinin duvarları tümüyle beyaz, pembe ve yeşil mermer ile işlenmişti. Sarayın dış cephelerinde ve içinde 1.300 mermer, porfir, somaki direk bulunuyordu. Cadde tarafı yüksek duvarlar ile çevrili olan Çırağan Sarayı arka sırtlardaki Yıldız Sarayına bir köprü ile bağlanmıştı. Mermer levhalarla döşeli düz damı, renkli mermerle süslenmiş cephesi ,abidevi kapıları ve üç büyük hamamı olan Çırağan Sarayının sedef kakmalı salonları da sedef ve bağa kakmalı zevkli takımlarla döşenmişti. Odalar nadide halılarla, mobilyalar altın yaldızlar ve sedef kalem işleri ile süslüydü. Sarayın mobilyaları kapı dolap ve pencereleri sarayın Doğramacıbaşısı Vortik Kemhaciyan’a yaptırılmıştır.Dört milyon Osmanlı altını harcanarak 1871 yılında yapımı tamamlanan Çırağan Sarayı birçok önemli toplantıya mekan olmuştur.Abdülaziz tahtan indirildikten bir süre sonra ailesi ile birlikte Çırağan Sarayının üst tarafında , karakolhaneye bitişik Feriyye dairelerinden birine yerleştirilmiştir ve burada esrarengiz bir şekilde ölmüştür. Sultan Beşinci Murad Han, 1876’da tahttan indirilince, arzusu üzerine, Çırağan Sarayı kendisine ve âilesine ikâmetgâh olarak verilmiştir ve 28 yıl ailesiyle bilikte burada yaşamıştır.20 Mayıs 1878’de Ali Suâvî’nin Sultan Beşinci Murad’ı Sultan II. Abdülhamid’in yerine tahta geçirmek için, Çırağan sarayına yapmış olduğu baskın, târihte “Çırağan Vak’ası” olarak bilinmektedir.II. Abdülhamid’in 1908 yılında II.Meşrutiyeti ilanından hemen sonra tahttan indirilmesinin ardından Sultan Reşat döneminde Çırağan Sarayı, Meclis-i Mebusan binası olarak kabul edilmiştir. Sarayın iç bölümlerinde meclis toplantıları için düzenlemeler yapılarak sarayın üst katındaki görkemli üç salondan Boğaziçi‘ne bakan birincisi padişaha ayrılarak bir taht konulmuştur. Ortadaki salon Meclis-i Meb’usan’a ve İstanbul tarafındaki salon ise Meclis-i Ayan Daireleri’ne ayrılarak çeşitli odalar encümenlere tahsis edilmiştir. Yıldız Sarayı Şale Köşkü‘nden birçok eşya ve meşhur ressam Ayvazovski’nin eserleri getirilmiştir.15 Kasım 1909’da parlak bir törenle açılışı yapılan Mebusan Meclisi çalışmalarına başlamıştır. 19 Ocak.1910 tarihinde esrarengiz şekilde içinde V. Murat’ın kütüphanesi, Yıldız Sarayı’nın Şale Kasrı‘ndan, Silahhane’den, Mabeyn-i Hümayun’dan, Daire-i Hususiye’den getirilen çok değerli antikalar, emsalsiz tablolar, mobilyalar, halılar olduğu halde dört duvar kalacak şekilde yanıp kül olmuştur. Kül olduktan sonra, Beşiktaş’ın Şeref Stadı olarak kullanılan Çırağan Sarayı 1946 yılında çıkarılan bir kânunla İstanbul Belediyesine devredilmiştir. 1987 yılında, yabancı bir şirket tarafından restorasyonuna başlanan Çırağan Sarayı 1992 yılında şanına ve eski görkemine yaraşır bir şekilde otel olarak hizmete açılmıştır. Çırağan Sarayında bundan sonra yapılan rönovasyon ise 20 Nisan 2006′da bitirildi ve saray süitleri tamamen yenilendi. Çırağan Sarayı büyük tamirler sonunda bahçesinde süs havuzu, iskele ve helikopter pisti bulunan 5 yıldızlı, güzel bir sahil oteline dönüştürülmüştür. Günümüzde birçok sosyal aktiviteye ev sahipliği yapan Çırağan Sarayı İstanbul’a renk ve güzellik katmaktadır.

16 Ekim 2009

Atatürk, Cumhuriyet ve Demokrasi

4330_79066699037_643904037_1608598_2469311_nİçinde bulunduğumuz ekim ayı, 6 Ekim İstanbul’un Kurtuluşu ve Cumhuriyetin ilan edildiği gün olan 29 ekim Cumhuriyet Bayramını kutladığımız aydır.

İtilaf Devletleri donanmaları, 30 Ekim 1918′de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’na dayanarak 13 Kasım 1918′de Haydarpaşa önlerine demirleyip İstanbul’a girdiler. Fiilen gerçekleşmiş olan işgal, 16 Mart 1920 günü resmi işgale dönüştü. Ulu önder Gazi Mustafa Kemal Paşa, Adana treninden inip Haydarpaşa 4330_79066669037_643904037_1608593_7823790_nrıhtımına ayak bastığında düşman gemilerinin zafer bayrakları açmış şekilde toplarını sağa sola çevirerek İstanbul limanına girdiklerini görünce “Geldikleri gibi giderler” demiştir. 18 Eylül 1923′de Batı Anadolu tamamen düşmanlardan temizlendi. Mudanya Ateşkes Antlaşması’yla İstanbul, Boğazlar Bölgesi ve Doğu Trakya kurtarıldı. İmzalanan Lozan Barış Antlaşması gereğince düşman askerleri 4 Ekim 1923 günü düzenlenen bir törenle Türk Bayrağı’nı selamlayarak şehirden ayrıldılar.5 Ekim 1923′te şehrin Anadolu yakasına gelen Türk Ordusu, 6 Ekim 1923 günü coşkun bir bayram havası içinde, sevinç gözyaşları arasında ve çiçek yağmuru altında İstanbul’a girdi. Böylece 5 yıl kan ağlayan güzel İstanbul kurtulmuş oldu.6 ekim salı günü işte bu güzel günün 86. yıldönümünü törenlerle kutladık.

Önümüzdeki günlerde ise 29 ekim 1923 cumhuriyet bayramını kutlamaya hazırlanıyoruz. 4330_79066769037_643904037_1608610_6655937_nBugünün önemini birkez daha hep birlikte hatırlamamızı istedim. Zira “Cumhuriyeti anlamak için Atatürk’ü, aynı şekilde Atatürk’ü anlayabilmek için de, tam ve sağlam temellerden hareket ederek, Cumhuriyeti tanımak gerekir. Atatürk ilkeleri Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik(İnkılapçılık)’tir. Atatürk ilke ve devrimlerinin felsefesinde yapıcılık, en doğruya, faydalıya yöneliş yatar. Cumhuriyetle yönetilen diğer ülkelerden birkaçına baktığımızda örneğin İran’daki cumhuriyet bir İslam cumhuriyeti;.Çin’deki Cumhuriyet bir sosyalist Cumhuriyet;ABD’deki Cumhuriyet de bir federal Cumhuriyettir.Ancak, Türkiye Cumhuriyeti; Halkın Egemenliği Esası’yla kurulmuş Laik, Demokratik, Çağdaş ve Hukukun Üstünlüğü İlkeleri’ne dayalı bir Cumhuriyet’tir.Çünkü Cumhuriyet, Atatürk’ün Türk Millî varlığının korunması, refaha ve mutluluğa erişmesi için düşündüğü ümit ve 4869_91684309037_643904037_1779045_5895280_narzularını şekillendirdiği bir idare şeklidir.

Cumhuriyet’in ilanına kadar Anadolu’da halkı bilinçlendirmek ve bölgenin önde gelenlerine yapılacakları anlatmak için birçok alanda çalışmalarda bulunulmuştur. Bu çalışmaların içeriğini anlayabilmek için Amasya Genelgesi’nde, Erzurum Kongresi’nde ve Sivas Kongresi’nde bu konuda kararlar alınmıştır. Çünkü 19 Mayıs 1919 yılında Samsun’da ilk adımı atılan bağımsızlık mücadelesini Amasya, Erzurum ve Sivas illerinde yapılan çalışmalar ve hazırlıklar izlemiş, tüm Anadolu’ya yayılması sağlanmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923’de “Cumhuriyet”i tanımlarken vurguladığı:Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet biçimi demektir. Demokrasi ilkesinin en modern, en mantıklı uygulamasını sağlayan hükümet biçimi cumhuriyettir!.. Cumhuriyet, yüksek ahlak değerlerine ve niteliklerine dayanan bir yönetimdir. Cumhuriyet erdemdir. Cumhuriyet yönetimi erdemli ve namuslu insanlar yetiştirir. Ulusal istenç, kararlılık ve bilincin seçkin eseri olan değerli Türkiye Cumhuriyeti, her anlamda büyük Türk ulusunun öz ve değerli malıdır. Değerli çocuklarının elinde sürekli yükselecek ve sonsuza kadar yaşayacaktır..” sözleriyle; 10. yıl Söylevinde yer alan “Temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Cumhuriyet” tanımıyla; 6 Şubat 1933 4330_79066809037_643904037_1608618_5268662_nBursa konuşmasında altını çizdiği, “..Cumhuriyet; düşünce, bilim, teknik ve beden yönünden güçlü, yüksek karakterli koruyucular ister” uyarısıyla; her türlü, uyuşukluklara, aymazlıklara, oyunlara karşı uyanık olunmasını öğütler. Cumhuriyet sonrası kurulacak ilişkilerin çizgisini daha 1927 yılında çizer: “Bizim, açık ve uygulamaya olanaklı gördüğümüz siyasal görüş, milli siyasettir. Milli siyaset dediğim zaman, amaçladığım anlam ve içerik şudur: Ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce, kendi gücümüze dayanarak, varlığımızı korumak, ulusun ve vatanın gerçek mutluluğuna ve kalkınmasına çalışmak… Uygar dünyadan, uygarca insanlık davranışını ve karşılıklı dostluğu beklemektir.”Daha sonraki yıllarda her fırsatta dile getirilen “Yurtta Barış, Dünyada Barış” özdeyişi bu görüşün noktalanmasıdır. .Ahmet Taner Kışlalı’nın cumhuriyetin 73. yıldönümünde yazdığı makalesinden bir alıntıyı sizlerle paylaşmak isterim. Atatürk için cumhuriyet demek demokrasi demekti.

4330_79066804037_643904037_1608617_5617543_n1920′ler Anadolusu, demokrasinin hiçbir koşuluna sahip değildi. Dünyada demokrasiler birer birer yıkılıyor, yerlerini baskı rejimlerine bırakıyorlar. Toplumbilimci Max Weber dmokrasiyi şöyle tanımlıyordu: “Demokraside halk güvendiği bir önder seçer. Seçilen önder ‘Şimdi sesinizi kesin ve bana itaat edin’ der. Artık halk ve parti, onun işine karışmazlar.” İşte Atatürk, o koşullar içinde demokrasiyi kurdu. 73. yılını kutladığımız Cumhuriyet, Atatürk için demokrasinin kılıfı idi. Demokrasinin hangi koşullarda varolabileceği bellidir. Yoksulluktan kurtulmuş olma, sanayileşme, kentleşme, eğitim düzeyi, çoğulcu toplum, uluslaşma, kitle iletişim araçlarının gelişmiş olması… 1920′ler Anadolusu’nda bunların hiçbiri yoktu. – Kişi başına düşen yıllık ulusal gelir sadece 67 dolardı… Toplu iğne, kefen bezi bile dışarıdan geliyordu… Halkın yüzde sekseni köylerde yaşıyordu… Her on erkekten, ancak bir tanesi okur yazardı; kadınlarda ise bu oran binde dörde düşüyordu… Radyo henüz gelmemişti; en çok gazete İstanbul’da, 2 – 3 bin kadar basıyordu… Yirmi kadar etnik kökenden insan vardı. Ama bir “ulus” yoktu. Yani aynı topraklar üzerinde yaşayan insanlar arasında bir “biz” duygusu yoktu. Dayanışma duygusu yoktu. Batıda demokrasiyi kurmuş olan sınıflar da yoktu. Osmanlının tımar sistemi nedeniyle topraksoylu sınıf ( aristokrasi ) yoktu. Geri kalmışlık nedeni ile kentsoylu sınıf ( burjuvazi ) yoktu. Doğal sonuç olarak işçi sınıfı yoktu. ( Bir işyerine bağlı olarak çalışanların tüm ülkedeki toplam sayısı ancak 70 bin kadardı ) Ve Atatürk, Cumhuriyeti kurarken şu anlayışla yola çıktı:

“Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir.”

Atatürk bu yokluklar içinde neler yaptı?4869_91684279037_643904037_1779039_3781148_n

Önce Anadolu insanını “kul”luktan “yurttaş”lığa yükseltecek adımları attı.

Laiklik… Eğitim devrimi… Köy Enstitüleri… Dünya klasiklerinin Türkçe’ye çevrilip yayımlanması… 404 halkevi, 4 bin kadar halkodası…Ve kendi eliyle kaleme aldığı “Vatandaşa Medeni Bilgiler” kitabı… Yani daha ortaçağ karanlığında yaşayan – demokrasinin adını bile duymamış – bir halka, demokrasiyi ve özgürlükleri öğretmek, benimsetmek için yazılmış bir kitap…Ya demokrasinin kurumları için yaptıkları?

Samsun’a adımını attığı andan öldüğü ana kadar, her şeyi “halkı temsil eden” bir Meclisle yürüttü. Çok partili döneme geçilmesi için çaba gösterdi. Başarısızlığa uğrayınca; partisi içinde her türlü görüşün filizlenmesine izin verdi.4869_91684329037_643904037_1779047_1916706_n

Mecliste bağımsız bir grup oluşması ve muhalefet işlevini yerine getirmesi için – bazen en yakın çalışma arkadaşlarına karşın – direndi…Ve bir de “sivil toplum” için yaptıkları var.Hem de “hiçbir şeyin devlet denetimi dışında kalmadığı” faşizmin ve Nazizmin yükseldiği bir dünyada… Henüz ortaçağ karanlığını yaşayan bir Anadolu’da…Daha ticari ortaklıkları düzenleyen yeterli “mevzuat” bile yoktu. Ama önce Anadolu Ajansı’nı, arkasından da bugünün TRT’sinin anası olan kurumu, birer “anonim ortaklık” olarak kurdurdu.Kültür devriminin en önemli ayakları olan Türk Dil ve Tarih kurumlarını birer dernek olarak kurdurdu.Dünyanın en gelişmiş sivil toplumları olan İskandinav ülkelerinin en belirgin sivil toplum örgütlerini, “kooperatif”leri Türkiye’ye getirdi. Üye oldu, öncülüğünü yaptı.Bazılarına göre meğer Atatürk diktatörmüş…Siz hiç, daha demokrasinin adını bile duymamış olan bir halka, demokrasiyi ve özgürlükleri öğretmek için, benimsetmek için kitap yazmış bir diktatör tanıyor musunuz? Siz hiç, yasal muhalefet oluşması, bir muhalefet partisi kurulması için çaba göstermiş bir    diktatör tanıyor musunuz?

Siz hiç, daha kulluktan kurtulamamış olan insanlarla, bir “sivil toplum”un temelini atmak için savaşım vermiş bir diktatör tanıyor musunuz? Olabilir mi?5411_101710994037_643904037_1930195_6584170_n

Kendi nutkunu, gençliğe emanet ederken şunları söylemektedir: Bu tarihe mal olmuş bir devrin öyküsüdür. Burada ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmişsem, kendimi mutlu sayacağım. Bu söylevimle, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını, bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım. Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu Türk gençliğine armağan ediyorum.5411_116001229037_643904037_2123789_2969163_n

13 Ekim 2009

Kuzguncuk

    Kuzguncuk, İstanbul’un Anadolu yakasında, Üsküdar ilçesi sınırları içinde Paşalimanı ile Beylerbeyi arasında Boğaziçi’ne açılan bir vadi içersinde gelişmiş huzurun simgesi bir semtimizdirsany1298.resized. Kuzguncuk adının, kökeniyle ilgili görüşlerden biri, Kuzguncuk’un eski adının “Altın Kiremit” anlamına gelen “Chrysokeramos” olduğu ve bu adın ortaçağda II. İustinos(565-578) tarafından yaptırılan çatısı altın yaldızlı kiremitlerle kaplı bir kiliseden geldiği; Kuzguncuk adı ile ilgili görüşlerden diğeri ise eskiden “Kosinitza” adıyla anılan semtin, bu adının bozularak “Kuzguncuk” olduğu şeklindedir. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Kuzguncuk adının Fatih Sultan Mehmet zamanında (1451-1481) buraya yerleşmiş “Kuzgun Baba”adlı bir veliden kaynaklanmış olduğundan bahseder.Kuzguncuk’a ulaşımda, 19. yüzyıl’ın ikinci yarısında özellikle Şirket-i Hayriye vapurlarının önemli etkisi olmuştur. 1865-1866 da çıkan ve Kuzguncuk’ta 500 ev ve dükkanın yandığı yangın sonrası yapılan iskele, deniz ulaşımını kolaylaştırmıştır. Neo-Klasik üslupta Mimar Talat Bey’in eseri olan sany1330.resizedKuzguncuk İskelesi yapım tarihi kesin olmamakla birlikte XIX. yüzyılın sonu veya XX. yüzyılın başlarında Şirketi Hayriye tarafından yaptırılmış olan iskelenin girişinin sağ ve solunda iki dükkân vardır. İskele kâgir ve iki katlı, kareye yakın dikdörtgen planlı olup, 14.50×9.00 m.ölçüsündedir. Üst katı ilk yapıldığı yıllarda sosyal tesis olarak kullanılan iskelenin alt katında, bir hol ve holün sol tarafında gişeler vardır. İskele içerisinde gişe memuru odası, iki ayrı bekleme odası bulunmaktadır. Şirketi Hayriye salnamesinde belirtildiğine göre 20 yy.başlarında Kuzguncukta 70 Müslüman, 250 Rum, İcadiyedekiler ile birlikte 1600 Ermeni ve 400 Yahudinin yaşadığı belirtilmiştir. Günümüzde Kuzguncuk nüfusunun %1i Hristiyan ve Ermeni,%0.5i Musevidir. Kuzguncukta bir Müslüman bir Rum ve bir Musevi mezarlığı vardır. sany1316.resizedKuzguncuk yamaçlarında yer alan geniş Musevi mezarlığı Museviler tarafından çok mukkaddes sayılır ve öldükten sonra buraya gömülmeyi vasiyet etttikleri söylenir. Kuzguncuktaki Rum Mezarlığında Türk Kızılayının kurulmasına yardım eden Marko Paşa yatmaktadır. Yüzyılın sonlarına tarihlenen Üryanizade Mescidi ile 1952 tarihli Yeni Cami olmak üzere iki camii vardır. Üryanizade Mescidi, II. Abdülhamit’in (1876-1909) şeyhülislamlarından Üryanizade Ömer Efendi tarafından yaptırılmıştır. Şerefesi saçaklı minaresi, İstanbul’daki ahşap minarelerin en zengin ve dikkate değer örneklerinden biridir. İskelenin karşısında yıllarca insanların din dil ve ırk farkı gözetmeksizin dost ve kardeşçe komşuluk ilişkileri sürdürdüklerini anlatırcasına yanyana duran cami ve Ermeni kilisesini daha içerilere sany1318.resizedyürüdüğünüzde ise Rum kilisesinin ve Yahudi sinagogun komşuluğunu görürsünüz. 1950’li yıllarda sahilde bulunan Ermeni Kilisesi, bahçesinin bir bölümünü bağışlayarak ve yüklü bir miktar para yardımı yaparak yeni caminin yapımına katkıda bulunmuştur. Ayrıca Kuzguncukta halen ibadete açık iki Rum, bir Ermeni kilisesi ve iki sinagog bulunmaktadır.Surp Kirikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi Kuzguncuk iskelesinin karşısında Çarşı Caddesinde 1835 yılında ahşap olarak yapılmış Ermeni Gregoryen kilisesidir. Surp Krikor İstanbul’daki tek kubbeli Ermeni kilisesidir. Yapılış tarihi içerisindeki kitabesinde yazdığına göre Patrik Zakaryan Ağavani’nin (1831-1839) zamanında Hassa Mimarı Hovhannes Amira Serveryan’ın proje ve kontrolunda inşa edilerek 11 Mayıs 1835 tarihinde ibadete açılmıştır.Zamanla tahrip olan yapı 1865sany1329.resized tarihli ferman üzerine Bedros Ağa Şalcıyan ve Kuzguncuk’daki Ermeni cemaatinin maddi katkılarıyla büyük bir onarım geçirmiştir. Kuzguncuk yangınından sonra 1916′da Beylerbeyi Sarayı mimarı Sarkis Balyan tarafından saraydan artan malzemelerle yeniden yapılmıştır. 1967′de ise kilisenin içinde bazı düzenlemeler ve tamirat yapılmıştır. Kilise ana caddeden alçak bir duvar üzerine demir parmaklıkların ayırdığı küçük bir avlunun içindedir. Plan şeması Ermeni kiliselerinde çok kullanılan kapalı Yunan haçıdır. Orta mekanın üzerini örten basık kasnaklı kubbe penceresizdir. Cephede açılmış olan yüksek pencerelerden içerisi çok fazla ışık almaktadır. Apsis’in iki yanında küçük şapellerden biri vaftizhane olarak kullanılmaktadır. Apsis’in sany1317.resizedarkasındaki geçitten çan kulesine geçilmektedir. Dış görünümü son derece sade olup iki kat ve giriş kapısı yuvarlak kemerler içerisine alınmıştır. Kapıdan girince sağda kilisenin atandığı Aziz Lusavoriç’in portresi bulunmaktadır. İç kısımda abartılı tablolar ve süslemeler kullanılmıştır. Büyük bir sanat eseri olan ceviz ağacından yapılmış ince işçilikli korkuluklar içteki galerilere geçişi sağlamaktadır. Kuzguncuk Beth Yaakov Sinagogu (Aşağıdaki Sinagog adıyla da anılır) Kuzguncuk’ta İcadiye Caddesindedir. Yıkılmış olan eski bir sinagog’un yerine 27 Temmuz 1862′deki bir fermanla yeniden yapılmasına izin verilmiştir. 1983′de büyük bir onarım geçiren Sinagog’un tavanında kalem işi yapılmış İbranice yazılar ve çiçek dalları vardır. Yüksekce bir bahçe duvarı ile sokaktan ayrılan bina iki katlı ve son derece sade bir yapıya sahiptir. Sadece giriş sany1322.resizedkapısı iki sütunun taşıdığı üçgen bir alınlık binanın tek cephe süslemesidir. Sinagogun bahçesinde ise iki “Mitraş” (Dini okul) vardır. Kuzguncuk Virane (Kal de Ariva) Sinagogu Kuzguncuk’ta Yakup Sokağındadır. 1840 larda yapılan bu Sinagog Yahudi nüfusun azalmasından dolayı kapanmış olup; Edmond Benkohen ’in yaptığı mali yardım sayesinde onarılarak 22 Haziran 1980′de yeniden ibadete açılmıştır. Sade bir yapıya sahip olan Sinagog’un giriş kapısı demirden olup etrafı Marsilya tipi tuğlalarla çevrilidir. Kapının üzerinde kitabe bulunmaktadır. Mekanın ortasında ahşap Ehal’in önünde vaaz kürsüsü bulunur. Duvar boyunca oturma sıraları dizilmiştir. İcadiye Caddesinde iki Rum kilisesi bulunmaktadır. Bunlardan ilki deniz tarafındaki Hagios Georgios Kilisesidir.sany1326.resized Yazıtından1821 yılından sonra inşa edildiği anlaşılan kilise son olarak 1996 yılında restore edilmiştir. Diğeri ise; Ayios Pantelemion Kilisesi ve Ayazmasıdır. Aziz Pantelemion’a ithaf edilmiş Rum Ortodoks kilisesi sokaktan bir duvar ile ayrılan avlunun içindedirSon devir Rum kiliselerinden olan yapının içindeki kitabelerden öğrendiğimize göre 1831′de ibadete açılmıştır. 26 Eylül 1872′de yanan kilisenin inşaatına 1890 yılında Mimar Nikola Ziko’nun hazırladığı projedoğrultusundasany1299.resized başlanmış 28 Haziran 1892 tarihinde yeniden ibadete açılmıştır. Dört sütuna oturan kubbe Kapalı Yunan Haçı planında olan kilisenin orta mekanını örter. 1911′de Andon Hüdaverdioğlu tarafından yaptırılan çan kulesi mermerden yapılmış avlu giriş kapısı üzerindedir. Kilisenin yanında yol üzerinde kare planlı küçük bir ayazma bulunmaktadır. Banisi belli olmayan İskele Çesmesi 1831 yılında yaptırılmıştır. Kuzguncuk İskele Meydanındadır. İsmet Bey Çeşmesi Paşalimanı – Kuzguncuk yolu üzerinde Fethi Ahmet Paşa yalısının karşısında yamaç duvarındadır. 1821 yılında Arif Hikmet Bey’in babası İsmet İbrahim’e hayrat olarak inşa ettirdiği bu çeşmeye ait mermer kitabe yalının bahçesinde bulunmaktadır.Kuzguncuk Paşa Limanı Caddesi’nde bulunan Fethi Ahmet Paşa Yalısı Kuzguncuğun en eski yalısı olma özelliğini taşımaktadır.sany1305.resized Yalının kim tarafından ne zaman yapıldığı konusunda kesin bir bilgi bulunmamakla beraber XVIII.yy. sonlarında yapıldığı tahmin edilmektedir. Bu tarihlerde Mihrimah Sultan’ın torununun kocası olan dönemin şeyhülislamının yalısı olarak biliniyor. XIX. yüzyılda yalının mülkiyetine Fethi Ahmet Paşanın sahip olduğu bilinmektedir. Fethi Ahmet Paşa Yalısı mimari yönden incelendiğinde harem ve selamlık olmak üzere iki ayrı bölümden meydana geldiği görülür. Yalı taş temeller üzerine yer yer tuğlaların da kullanıldığı ahşap bir mimariye sahiptir. Yalının cephe görünümü ve planı tipik bir Osmanlı sivil mimarisini yansıtmaktadır. yirmi odalı ve çok büyük iki salondan meydana gelen iki katlı yalının üst katı hiçbir sütuna dayanmadan duvarlar üzerine oturtulmuştur. Yalının iki kademeli bahçesindeki havuz Roma’daki Berberini Sarayı’ndaki havuzun bir benzeridir. Yalının Üsküdar tarafındaki harem dairesi ile uşak odaları 1922 veya 1923sany1325.resized yılında yanmıştır. Günümüze gelen bölüm yangından zarar görmemiş, 1927–1928 yıllarında onarılmıştır. Paşa’nın ölümünden sonra Şevket Mocan’ın mülkiyetine geçmiştir.Şevket Mocan yalıyı pembe renge boyatmıştır.Bu nedenle tarihimizin ve sanatımızın bir yadigarı olan Boğaziçindeki bu görkemli yalı Kuzguncukta Mocan yalısı ya da Pembe yalı adıyla anılır. Kuzguncukta değerini yitirmemiş diğer bir köşk ise Fethi Ahmet Paşa korusundaki belediye tarafından sosyal tesis olarak işletilen Fethi Ahmet Paşa köşküdür. Kuzguncuk ile Beylerbeyi tüneli arasında ve Nakkaştepe Mezarlığı’nın sol tarafındaki koru önünde yer alan Cemil Molla köşkünün mimarı İtalyan-ermeni asıllı Mimar Sinyör Albertidir. 1885 yılında, Şeyhülislâm Üryanizâde Ahmet Es’ad Efendi’nin torunu, şair Süleyman sany1323.resizedBey’in oğlu Cemil Molla ismi ile anılan Üryanizade Mahmud Cemil Efendi tarafından yapılmıştır. Cemil Molla, bu semte adını vermiş devrinin en gözde aydınlarındandır. 16 odalı iki salonlu her odası boğaz manzaralı köşkün tavan işlemeleri altın yaldızlı olup kapıları masif cevizden, kapı tokmakları fildişindendir. Tavanları ve duvarları oymalarla süslenmiştir, yatak odaları vitraylarla bezenmiştir. İçerisinde mermer hamam bulunur. Hamamdaki beyaz mermerlerin her zaman ılık kalmasını sağlamak sany1324.resizediçin altlarına ince kalorifer dilimleri

    döşenmiştir. Yaşamayı seven eğlenmeyi ciddiye alan bir insan olan Cemil Molla köşkünde sabahlara kadar süren piyano, ud, tambur, kemençe, klarnet ve tefle müzik yapılan felsefe ve şiir geceleri düzenlenirdi. Cemil Molla Köşkü zaman içinde Abdülhamit döneminin gayriresmi kültür ve sanat merkezi haline gelmiştir. Köşkün sahil tarafında 1860 yılında inşaa ettirilen mescit ilginç minaresi ile dikkat çeker. Bu mescit tamamen ceviz ağacından yapılmıştır. Uzun yıllar namazları bizzat Cemil Molla ya da yakınları kıldırmıştır.Cemil Molla köşkü hala ayakları üstünde sapasağlam durmaktadır. Kuzguncuktaki tarihi binalardan biri Marko Paşanın evidir. Bugünkü Kuzguncuk İlk Öğretim Okulunun binası 1865 yılında Sultan Abdülaziz tarafından sany1329.resizeddoktoru Marko paşanın kullanımına verilmek üzere yaptırılmış olup;daha sonra Şefik Paşanın evi olmuştur.1935 yılından bu yana okul olarak hizmet vermektedir.Ayrıca Aybar Köşkü ve Ali Fuat Cebesoy Köşkü, Küçük Hamam,Dağ Hamamı kuzguncuktaki tarihi binalardır.Kuzguncuk çileğiyle mşhurdur.Ayrıca Sarkis kalfanın icat ettiği nakışlı basmalar da Osmanlı sarayında çok rağbet görmüştür. vazgeçilmez kumaşlarıydı.İlk kreş Kuzguncukta açılmış olup ilk katlanır tahta metrede Kuzguncukta yapılmıştır.İstanbulun karakolu olmayan nadir semtlerinden biridir. İhtiyaç duyulmadığından zaman içerisinde karakolun kaldırılmış olması insanların kavgasız huzurlu yaşamayı ne denli iyi bildiklerinin bir göstergesidir. Kuzguncuk’ta çeşitli kişisel ve karma sergilerin sany1320.resizedsunulduğu Harmony isimli bir de sanat galerisi vardır. Kuzguncuk, özenle saklanmış bir fotoğraf misali cumbalı evleri, yalıları, köşkleri ile geçmiş günleri yaşatan bir semtimiz. Yıllar sonra Kuzguncuğa adım attığımda iskelenin yanındaki İsmet Baba balikçısı beni eski günlere götürdü; çocukluğumun Temizel fırınından yayılan galeta ve halkaların kokusu beni sıcacık ve candan karşıladı.Başka hiçbir dondurmada tadını bulamadığım dondurmasını ve gazozunu hatırladım; yazlık Nur ve Altıner sinemalarını aradım.sany1180.resized


25 Eylül 2009

Maydanoz

sany0842.resizedTığla ve 60 numara beyaz Ören Bayan dantel ipliğiyle örülmüş ve dantel sehpa örtüsü örneği. On zincirle yapılan halkanın üzerine üç sıra dolgu geçilir.Dolgunun üzerine aralara on zincir çekerek dört sıra on adet ikili dolgu(iki direk üç zincir iki direk) örülür ve bir sıra trabzan geçtikten sonra üzerine yirmi adet ikili dolgu yapılır. Yine bir sıra tabzan ve üstüne kırk adet ikili dolgu örülür ve bir sıra trabzan geçip dantel örtünün kenar oyası örülmeye başlanır. Bir sıra aralarına on zincir sany0851-1.resizedçekilen üçlü dolgu örülür. Bir sonraki sırada ise sırasıyla (oniki sıkiğne yedi zincir çekip bat üçlü dolgu yedi zincir çekip bat) devam edilir. Daha sonraki sıralarda ise sıkiğneler iki yanlardan birer eksiltilirken üçlü dolgular her sırada artarak devam eder. Son sırada trabzan geçerken üzerine yedi zincir çekip aynı yere batarak oluşturduğumuz çiçeklerle örtü tamamlanır. Bu dantel örtüyü dilediğimiz kadar büyütmek mümkündür. Dantel örmeye sany0849-1.resizedyeni başlayanlara tavsiye edebileceğimiz kadar kolay olmasına rağmen, görünümü sade, zarif ve şık bir dantel örneğidir.

25 Eylül 2009

Yıldız Örtü


sany0823.resized50 numara krem rengi Altınbaşak Dantel ipliğiyle ve tığla örülmüş dantel sehpa örtüsü örneği. Yirmi zincirle yapılan halkanın üzerine aralarına üç zincir çekilen sekiz adet ikili dolgu yapılır. Bir sonraki sırada ise bu üç zincirin üzerine aralara beş zincir çekerek yapılan üçlü dolgu geçilir.Bu üçlü dolgular ( her sırada iki yandan ) ve zincirler birer artarak on sıra dönülür. Sonraki on sany0833.resizedsırada dolgular iki yandan birer eksitilirken aralara(on zincir üç sıkiğne on zincir) Sıkiğneler her sırada iki yandan birer arttırılarak örtünün yıldız şeklindeki ortası tamamlanır. Dantel örtünün kenar oyasına ise; on zincirle bir sıra trabzan, bir sıra dolgu bir sırada üçlü dolgu dönülerek başlanır.Bu üçlü dolgunun her birinin üzerine yirmi zincir çekerek aynı yere üç defa batarak oluşturulan çiçekler yapılır yine bir sıra sany0841-1.resizedtrabzan geçilerek devam edilir.Bir sonraki sırada sırasıyla üçlü dolgu oniki zincir oniki sıkiğne oniki zincir dönülür.Sık iğneler iki yandan birer eksilerek devam ederken iki sıradan sonra sırasıyla üçlü dolgu beş zincir üçlü dolgu yapılır. Sonraki sırada yine sırasıyla üçlü dolgu (beş zincir çek üçte çık beş zincir çek aynı yere bat üçte çık ve beş zincir) üçlü dolgu devam eder ve bu arada yanlardaki beş zincirlik biritlerin sayıları da artar. Böylece beş sıra dönülür. Dantel örtü son sırasında her biritin üzerine on zincirle aynı yere iki defa batarak yapılan çiçeklerle bitirilir.

23 Eylül 2009

Çanakkale

    Çanakkale ili, Türkiyenin kuzeybatısında Avrupa ve Asya Kıtalarını birbirinden ayıran ve Marmara Deniziyle Ege Denizini birbirine bağlayan Çanakkale Boğazının iki yanında yer alır. Çanakkale Boğazı 65 km. (35 mil) uzunluğundadır; genişliği 1 km. ile 6 km. (0.75–4 mil) arasında değişir; ortalama derinliği 100 metre(328ft.) civarındadır. Asya kesiminde sany0992.resizedÇanakkale ilinin doğusunda ve güneydoğusunda Balıkesir, Avrupa kesiminde ise güneyinde ve batısında Ege Denizi, kuzeybatısında Edirne, kuzeyinde Tekirdağ ve Marmara Denizi bulunmaktadır. Ege ve Marmara Bölgesinde toprakları bulunan ilin yüzölçümü 9737 km² (Asya kesimi 8112 km², Avrupa kesimi 1296 km²), kıyı uzunluğu 671 kilometredir. Trakya’da İstanbul’dan sonraki en büyük ilimizdir. İstanbul’a uzaklığı 337 km.dir. Kıyı uzunluğu ile ülkemizin Muğla’dan sonra ikinci ili olma özelliğini taşımaktadır. Ege Denizi’nde Türkiye’ye ait en büyük adalar; Bozcaada (Yunanca adıyla Tenedos 39 km²) ve Gökçeada (Yunanca adıyla İmroz 289 km²) Çanakkale iline bağlıdır. Anadolu’nun en batı noktası olan Baba Burnu ile Türkiye’nin en batı noktası Gökçeada’daki İncirburnu sany0991.resized(İnceburun) ya da eski adıyla Avlaka Burnu il sınırları içindedir. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra yabancı donanmalara karşı bölgenin güvenliği için denetim amacıyla Boğazın en dar yerinde Rumeli yakasında Eceabat (Sestos) dolaylarında Kilitbahir; Anadolu yakasında Abydos dolaylarında Sultaniye Kalesi (Kal’a-i Sultaniye) ya da Çanak Kalesi; adı ile anılan kaleler yaptırmıştır. Sultaniye Kalesi, yapıldıktan sonra yanında kurulan kasaba, Kocaçay kenarından çıkartılan özlü topraklarla yapılan çanak-çömleklerle ün kazandığı için halk arasında Çanak Kalesi adıyle anılmaya başlanmıştır. Günümüzde Çimenlik Kalesi adı ile anılan bu kale Deniz Müzesinin bir bölümü olarak halkın ziyaretine açıktır.sany0977.resizedÇanakkale ili adını, bugünkü Çanakkale’nin kuruluşuna baslangiç olan bu kaleden almıştır. Osmanlılar döneminde Biga sancağı olarak adlandırılan bölgenin cumhuriyet döneminde ismi ve merkezi Çanakkale olarak değiştirilmiştir. Yılın büyük bölümünde hemen her ilçede rüzgârlı günlerin yaşandığı Çanakkale ilinde, genel karakteriyle Akdeniz iklimi görülür. Fakat ilin kuzeyde kalması sany1012.resizednedeniyle kışları ortalama sıcaklık daha düşüktür. il topraklarının yarısından fazlası ormanlar ile kaplıdır. Ormanlar il topraklarının % 55 ini oluşturur; diğer alan çayır, mera ve tarıma (tahıl üretimine) elverişli arazi ile kaplıdır. Ormanlık alanlar, 536.964 hektar olup bunun 449.024 hektarı koru, 87.969 hektarı ise ticari amaçla kullanılan ormanlardır. Ormanlık arazinin yarısından fazlasını kızılçam ve meşe kaplar. En yüksek dağı Kaz Dağı(1.767m. Zeus’un Troia Savaşları’nı izleyip müdahale ettiği mitololik İda dağı)dır. Akarsuların çoğu Kaz dağlarından doğar. Tuzla Çayı, Sarıçay, Kocabaş Çayı, Bayramiç Çayı, Bergaz Çayı, Kavak Çayı, ayrıca Kumkale Ovası, Agonya Ovası, Umurbey Ovası, Sarıçay Ovası vardır. Anadolu kıyılarında ise Karanlık Liman, İntepe Limanı, İskele sany0983.resizedLimanı, Kepez Koyu, Saltık Limanı ve Lapseki Limanı vardır. Küçükbaş hayvancılık ve arıcılık halkın geçim kaynağıdır.Tarım ürünleri arasında en önemli yeri hububat alır. Yöre mutfağı birbirinden lezzetli tatlara sahiptir. Çanakkale ili denilince akla ilk gelen zeytinyağ, zeytin, sardalya, peynir helvası ve keşkektir. Eski çağlarda adı Hellespontos ve Dardanelles olan Çanakkale, tarihin ilkçağlarından bu yana yerleşim alanı niteliğini korumuştur. Yörenin en eski yerleşim alanları, Beşiktepe ve Kumtepedir. Buralara yerleşimin kalkolitik dönemlerden itibaren olduğu tahmin edilmektedir. M.Ö.3000 yılında (erken bronz çağı) kurulan Troia (truva), M.Ö. 2500 yıllarında bir depremle yıkılmıştır.sany1015.resized 1.Troia’dan 100-150 önce kurulduğu bilinen Dardanos ve Troiadan başka Çanakkale ilinin toprakları üzerinde Abydos, Asos, Sestos ve Gallipolis gibi önemli ilk çağ kentleri kurulmuş ve Akha, Dor, Trak, Aiol, Frig ve Lidya egemenliklerinden sonra Troas M.Ö 6. yy.da Persler’in eline geçmiştir. Çanakkale yöresi bir süre Spartalılar, Atinalılar ve Persler’in egemenliğinde kalmıştır. M.Ö 4. yyda Makedonya kralı Büyük İskender, Pers ordularını, eski adı Granikos olan Kocabaş (Biga) Çayı kıyısında yapılan bir savaşta yenilgiye uğratarak bu bölgeyi fethetmiştir. Yöre Serevkos, Pontos ve Roma egemenliklerinden sonra Bizans tarafından yönetilmiş ve M.S 5.yy. da Hunlar’ın 8.yy.da da Araplar’ın istilasına uğramıştır. Daha sonra, bir süre Haçlılar’ın ve Venedikliler’in egemenliğinde kalan Çanakkale ili, 14.yy. başlarında Karesioğulları’nın, aynı yüzyılın ikinci yarısında da Osmanlılar’ın eline geçmiştir. Çanakkale ili, coğrafi konumu dolayısıyla yörede yaşayanlara tarih boyunca askeri ve ekonomik üstünlük sağlamış bu nedenle ilkçağlardan itibaren farklı toplumların egemenliğinde kalmış, sürekli göç ve istilalar yaşamıştır. Çanakkale, gerek mimarisinde gerek yaşamında onlardan izler taşıdığı gibi yüzyıllar boyu değişik tarihlerde göç ya da istila amacıyla bölgeye gelenlerle yöre halkı arasındaki kültür alışverişi, yöreye “Helenik Mitoloji ile Türkmen efsanelerinin birbirine karıştığı” tarihi ve kültürel zenginlik sağlamıştır. Çanakkale târihî eserler bakımından oldukça zengindir. İzmir yolu üzerinde Kalabaklı çayı kıyısında Çanakkale’nin en eski yerleşim yeri olarak bilinen Dardanos Tümülüsü, Lamsokos, Biga yarımadasında İntepe bucağı yakınlarındaki Troia (Truva), Ezine ilçesi yakınlarındaki Aleksandira-troas tarihi liman kenti, Ayvacık ilçesi Behramkale Köyündeki MÖ. 1000 li yıllardan bu yana varlığını sürdüren Assos, Çanakkale Ayvacık ilçesi Gülpınar köyünde Chryse, Dalyan köyündeki Aleksandreia, Ezine ilçesi Kayacı köyünde Neandria antik dönem yerleşim merkezleridir. Yalova köyündeki Sestos Kalesi, Adatepe köyündeki Zeus Altarı, Ayvacık ilçesi Gülpınar köyündeki Apollon Smintheus Tapınağı beş binyıllık bir tarihin zamanımıza ulaşan eserleridir. Türkülerde adı geçen Aynalı Çarşı, 1890 senesinde 2.Abdülhamid’in padişahlığı sırasında şehrin Musevi cemaatinin ileri gelenlerinden tarafından inşa ettirilmiştir. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde çarşıdan söz etmektedir. Bu nedenle Aynalı Çarşının daha önceki bir tarihte inşa edildiği, Eliyau Hallio’nun onararak hizmete sunduğu yolunda kanıtlanmamış söylentiler vardır. 1897 Yılında İtalyan tüccar ve konsolosu Emily Vitalis tarafından yaptırılmış iskelenin yakınında kentin simgelerinden biri olan Saat Kulesi, Ayvalık taşından yapılmış olup kulenin dört cephesinde de saat vardır. Girişte ise üst tarafında kitabe olan çeşme vardır. Çanakkale’ye 6 km uzaklıkta yapımı 1807’de başlanmış İkinci Mahmud Han devrinde tamamlanmış olan Nara Kalesi; Venedikliler zamânında yapılmış, Fâtih Sultan Mehmed devrinde tâmir ettirilmiş olan Bozcaada Kalesi;Boğazın Anadolu yakasında, Çanakkale’ye 5 km uzaklıktaki Nara Kalesi Ayvacık ilçesinin Babakale köyünde, on yedinci asırda Kaymak Mustafa Paşa yaptırılan Babakale; 1659’da Frenk Ahmed Paşa tarafından Rumeli yakasında yaptırılmış olan Seddülbahir Kalesi; halk arasında Gavur Hisar denilen Çanakkale-Balıkesir karayolu üzerindeki Atikhisar önemli kalelerdir. Fatih Sultan Mehmet Çanakkale ilinde bir hamam ve 1452 yılında kalenin doğusunda Fatih camiini yaptırmıştır. Cami, 1862-1863’te Sultan Abdülazîz Han döneminde yenilenmiştir. Ezine ilçesinde Abdurrahman Camii, Seferşah Camii, Aslıhan Bey Camii ve külliyesi, Lapseki ilçesindeki Süleymân Paşa Câmii, Hüdâvendigâr Câmii, Yâkup Bey Külliyesi, Hüdâvendigâr Külliyesi, Osmanlılar döneminden günümüze kadar gelen eserlerden bazılarıdır.

23 Eylül 2009

Biga Yarımadası

Çanakkale, Anadolu yakasında eski adı Troas olarak bilinen Biga yarımadasını kapsar. Biga yarımadası, Çanakkale Boğazının güneyinde Kapıdağ yarımadasının batısından Edremit Körfezinin kuzeydoğusuna uzanan hattın batısındadır. Kuzeyinde Marmara Denizi, güneyinde Edremit Körfezi, batısında Ege Denizinin kuzey kısmı ve Çanakkale Boğazı doğusunda ise Balıkesir ilimiz vardır. sany0974.resizedGüneyde 1767 m.yükseklikteki Kaz Dağı dışında vadilerle yarılmış tepelik bir görünümdedir. Akarsular boyunda az yer tutan çukur ovalar vardır. Menderes çayı boyunda Bayramiç ovası, Ezine ovası ve bu çayın ağzındakİ Truva ovasını sayabiliriz. Biga yarımadasında yükseltileri 500 – 1000 m. arasında olan Kayalıdağ, Kocakır tepe, Dededağ, Şap dağı yer yer yoğunlaşan ormanlarla kaplı dağ ve tepelerdir. Ağaçlar arasında palamut meşesi çoğunluktadır. Edremit körfezi kıyılarında zeytin ağaçları görülür. Biga yarımadadasında kendi adıyla anılan ve merkeze 90 km uzaklıkta, toplam nüfus açısından Çanakkale’nin en büyük ilçesi olan Biga ilçesi bulunmaktadır. Truva bölgesinde bulunan Biga ilçesinin eski adı Yunanca “Pınar” anlamına gelen “Pegai” olduğu bilinmektedir. Yüzölçümü 133.100 Hektardır. Biga ilçesi, doğuda Balıkesir ili Gönen ilçesi, batıda Lapseki ilçesi, kuzeyde Marmara Denizi, güneyde Çan ve Yenice ilçeleri ile sınırlıdır. Arazinin denizden ortalama yüksekliği 50-60 metre civarındadır. Biga yöresinde 400 metreye yaklaşan tepeler ve dik yamaçlar görülür. Biga ilçesinin doğu batı ve güneyinde toplam 52.631 hektar arazi koru , bozuk koru, baltalık ve bozuk baltalıklardan oluşan orman alanıdır. İlçenin kalan diğer alanı mera va ekime elverişli arazi ile kaplıdır.sany0990.resized İlçenin belli başlı tek akarsuyu vardır. Tarihi adı “Granikos çayı” olan Kocabaş Çayı 80 Km uzunluğundadır. Kocabaş Çayı Kazdağından doğar, Karabiga’da denize dökülür. Bakacak ve Hoşaba çayları Kocabaş Çayının iki önemli koludur. Kocabaş çayı üzerinde Biga ovası, ağız kısmında ise Karabiga ovası ve Sinekçi ovası vardır. Biga ilçesinde, Ece Gölü, Hoyrat Gölü vardır. Ece Gölünün 10.000 Hektar alanı son yıllarda kurutularak tarıma elverişli hale getirilmiştir. Denizden 24 metre yükseklikte bulunan deniz ikliminin tesiri altında ise de, kuzeyden güneye doğru 30 km. den sonra yükselen arazi nedeniyle kara iklimi özelliği taşır. Karadeniz ve Akdeniz iklim özellikleri görülür. Yazlar sıcak ve kurak, kışlar yağışlı ve soğuk geçer. İlçenin temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Tarıma dayalı sanayi gelişmekte olup, Biga ilçesinin sınırları içinde, Demir-Çelik fabrikası, Mobilya fabrikası, Ambalaj fabrikası kurulmuştur.

Anadolu Yakası Şehitlikleri:sany1009.resized

  • Köseburnu Tabya Şehitliği

  • Hastanebayırı Şehitliği

  • Anadolu Hamidiye Şehitliği

  • Hasan Mevsuf Şehitliği

  • İntepe Şehitliği

  • Kumkale Şehitliği
  • Halil Uslu Atapark


20 Eylül 2009

Gelibolu Yarımadası

sany0993.resizedGelibolu yarımadası, Çanakkale Boğazı ile Saros Körfezi arasında, güneye doğru genişleyerek uzanan Türkiye’nin, kuzeybatısındadır ve Avrupa kıtasının güneydoğusundaki son kara parçasıdır. Yüzölçümü 806 km² olan Gelibolu yarımadası, Kuzey’de Trakya’ya bağlanır ve Çanakkale Boğazı’nın Marmara Denizi’ne açıldığı noktada yer alır. Gelibolu yarımadasının Antik adı Khersonesos (Hersonesos)dur. Önceleri Critote olan kentin adı,Yunanca iyi, güzelşehir anlamına gelen Gallipolis olarak değiştirilmiş Osmanlı döneminde ise Gelibolu olarak Türk diline uydurulmuştur. Hitit İmparatorluğu’nun M.Ö.12. yüzyılda parçalanmasından sany0962.resizedsonra, Frigler ve onları izleyen Lidyalılar’ın zamanında Gelibolu önem kazanmıştır. Sırasıyla Persler’in, Spartalılar’ın, Makedonyalılar’ın, Bergamalılar’ın, Romalılar’ın, Hun İmparatorluğu’nun ve Bizanslıların yönetiminde kalan Gelibolu, 1354 yılında Gazi Süleyman paşa tarafından fethedilmiştir. 1366 yılında yeniden Bizans’ın eline geçen Gelibolu, Osmanlı Padişahı 1.Murat tarafından 1367 yılında ikinci kez Osmanlı topraklarına katılmıştır. Gelibolu yarımadasında Koru dağı (726m.) ve Tuzla gölü vardır. Gelibolu yarımadası kıyılarında, Anıt Liman(Mortu Koyu), Poyraz Koyu, Akbaş Limanı, Cumalı Limanı, Gelibolu Limanı ve sany0978.resizedBahçe Limanı (Hamza Köy ve Çankaya Limanlarını kapsar ). Gelibolu yarımadasında Kavak ovası, Cumali ovası, Yalova ovası, Kilye ovası Piran ovası çok geniş tabanlı vadiler üzerinde yer almasa da sayabileceğimiz ovalardır.

Eceabat’a 5 km uzaklıkta Bigalı Kalesi vardır. Gelibolu Kalesi, eski devirlerden kalma olup Bizans İmparatoru Birinci Jüstinianus tarafından tâmir ettirilmiştir. Günümüzde sadece bir burcu kalmıştır.Türbeler şehri olarak da bilinen Gelibolu’da çok sayıda cami, türbe, kale ve tarihi hamam bulunmaktadır. Sultan Birinci Murad döneminde inşa edilmiş olan Ulu Camii (Hüdâvendigâr Camii) bölgenin en büyük yapısıdır. 1667 sany0985.resizedyılında da onarılmış, 1889 yılında yeniden yaptırılmıştır. Yazıcıoğlu Camii,Sofca Halil Mescidi, Sarıca Paşa Türbesi, İkinci Murad Han zamânında yaptırılmış Ahmed Bîcân Türbesi, Gâzi Süleymân Paşa Türbesi, Namık Kemal’in Mezarı, Azepler Namazgahı, Kasaboğlu Ali Bey Hamamı, Saruca Paşa Hamamı önemli tarihi yapılardır. Çanakkale boğazının önemi Çanakkale savaşlarinda bir kez daha anlaşılmış; 1.Dünya savaşında dünya tarihinin en kanlı savaşı bu cephede cereyan etmiştir. İngiltere ve Fransa, savaşın yükünü kaldıramaz hale gelen müttefikleri Rusya’ya gerekli askeri yardımı ve malzemeyi en hızlı şekilde ulaştırmak, Kafkasya Cephesinde bunalan sany1030.resizedRus ordusunun güçlenmesini sağlamak için Çanakkale Boğazı’na harekat düzenlemişlerdir. İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin Çanakkale Boğazı’ndan geçişlerine 18 Mart 1915′te başarıyla karşı konulmuştur. İtilaf Devletleri, deniz harekatlarının başarısızlıkla sonuçlanması üzerine, Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarıp kara muhaberelerini başlatmışlardır. Seddülbahir Köyü çevresinde Tekke ve Hisarcık Burunları, Ertuğrul, Morto, İkizkoyları, Alçıtepe, Kerevizdere, Zığındere ile kuzeydoğuda yer alan Arıburnu, Conkbayırı, Kocaçimen, Kanlısırt, Anafartalar ve Suvla koyları, savaşın cereyan ettiği başlıca alanlardır. Çanakkale Savaşı’na katılan ve”dünya devletlerine Çanakkale sany1016.resizedgeçilmez”dedirten Türk Ordusu’ndan, çoğu öğrenim çağında 253.000 subay, er ve erbaş şehit olmuştur. İtilaf devletleri arkalarında Türkler kadar kayıp bırakarak çekilmişlerdir.

Çanakkale’de Gelibolu yarımadasında ve Anadolu yakasında yurdumuzu Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kan dökerek canları bahasına kahramanca savunan birlikler ve şahıslar anısına yaptırılmış çok sayıda şehitlik vardır. 33.000 Hektarlık alan üzerine kurulan bölge 1973 yılında Milli Park ilan edilmiştir. Gelibolu Yarımadası’nın Saroz Körfezinden Ece Limanı ile Çanakkale Boğazı’nda yer alan Akbaş İskelesi arasında çizilecek bir hat parkın kara sınırlarını oluşturur. Tarihi Milli Park içersinde sany1001.resizedmuhtelif yerlerde 37 adet Türk anıt, kitabe ve şehitliği, İngiliz, Fransız, Avustralya ve Yeni Zelanda ülkelerine ait 33 adet anıt ve mezarlık bulunmaktadır. Bu şehitliklerin en önemlisi Morto Koyu’nda, Hisarlık Tepe üzerinde tüm şehitlerimizin anısına dikilen Şehitler Abidesidir.

Gelibolu şehitliklerini dört gurupta toplayabiliriz. Anafartalar, Eceabat, Kilitbahir ve bütün yarımadaya dağılmış olanlar:sany1022.resized

  • Anafartalar:

    Akbaş Şehitliği, Bigalı Atatürk müzesi , Çamlıtekke karargahı, Yalovaköyü Binbaşı Zeynelabidin Şehitliği , Kumköy Şehitliği, Büyük Anafarta köyü Şehitliği, Yusufçuk ve İsmailoğlu Kitabeleri , Büyükkemikli Gazi Baba Kitabesi

  • Eceabat:

    Topçu yüzbaşı şehitliği , Çamburnu balkan şehitliği , Mehmetçiğe saygı abidesi, Avustralya anıt mezarı , 57. Alay ve Avni Bey şehitliği , Mehmet Çavuş Abidesi ,sany1005.resized

    Conkbayırı anıtları, Anzak anıtı ,Mustafa Kemal Anıtı, Nazif Çakmak Şehitliği, Kemalyeri şehitliği ,34 yerde İngiliz, Fransız, Yeni zelanda, Avustralya anıtları

  • Kilitbahir:

    Kaleler, Tabyalar , Seyit onbaşı anıtı , Mecidiye şehitleri , Havuzlar şehitliği , Soğanlıdere şehitliği , Alçıtepe şehitliği , Son Ok şehitliği , Sargıyeri şehitliği , Sığındere şehitliği, Mortokoyu Hisarlıktepe Şehitliği , Fevzi Çakmak şehitliği , Abide şehitliği, Seddülbahir şehitliği ,Yahya Çavuş Abidesi , Gözetlemetepe şehitliği , Kabatepe şehitliği , İlkşehitler şehitliği , Fevzi Efendi şehitliği (Mecidiye yakını)

  • Bütün yarımadaya dağılmış olanlar:

    Tıbbiye, Ertuğrulkoyu, Tekeburnu, Tekkekoyu, Harapkale, İkizkoyu, Sarıtepe, Morto, Kanlıdere, Kirte, Maydos, bolayır, Azmakdere, Sarrafin, Yeldeğirmenleri, Aytepe, Zığındere, Kerevizdere, Sargıyeri, Seddülbahir, Alçıtepe, Hisarlık, Soğanlıdere, Haintepe, Domuzdere, Çamtepe, Pilavtepesi, Keskintepe, Şahinsırt, Mestantepe, Pınartepe, Seyitli, Kanlısırt, Kırmızısırt, Bombasırtı, Albayrak, Düztepe, Keltepe, Kabatepe, Kemalyeri, Kavakdere, Edirnesırtı, Kocaçimentepe, Balıkçıdamları, Düztepe, Abdurrahmanbayırı, Sinanefendi, Kireçtepe, Arslantepe, Projektörtepe, İlyasburnu, Mersindere, Mestantepe, Lalebaba, Kayacık, Ağlı, Merkeztepe, Serçetepe, Keskintepe, Dikdere, Topbayırı, Uzunsırt, Keltepe, Sazlıdere, Yeşiltarla, İsmailoğlu.

Bizlere bu güzel vatanı armağan eden, Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ü, Türk ordusunun kahraman mensuplarını, onu her şeyiyle destekleyen aziz Türk ulusunu ve vatanımız ve bayrağımız uğruna hayatlarını feda eden bütün şehitlerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyorum . Ruhları şad olsun .


06 Temmuz 2009

Rüzgar gülü

sany1346.resizedOn zincirle yapılan halkanın etrafı direklerle doldurulur.Üzerine (dört direk yedi zincir dört direk) devam edilir.Aralara yedi zincir çekilen direklerin dörder arttırılarak devam edildiği üç sıra geçildikten sonra; yine aralara yedi zincirle yapilan basit biritler her sırada birer artarken direklerin her sırada iki yandan ikişer eksiltildiği beş sıra sany1337.resizeddönülür.Motiflerin son sırada birbirlerine eklenmesiyle dantel masa örtüsü tamamlanır. Bir sıra trabzan geçtikten sonra örtünün etrafına zevke göre istenilen genişlikte ve istenilen örnekte oya geçilir. Fotoğrafta görülen dantel oya örneği ise, onbir sıra (on zincir çek bat, on zincir çek üç direk üç zincir üç direk )devam edip bir sıra direklerle sany1279.resizeddolgu, bir sıra on zincirle yapılan basit biritler geçilir. Sonraki sırada( on basit birit aralarına bir zincir çekilen yedi direk on basit birit ) basit biritlerin sayısını birer eksiltip direklerin üzerine direklerle dolgu yaparak bir sıra ve sonraki sırada yine basit biritler eksiltilirken (iki direk üç zincir ) üç sıra dönülür. Oyanın son sırası altı direkle aynı yere sany1278.resizedbatarak oluşturulan çiçeklerle tamamlanır. Krem rengi 70 numara Altın Başak dantel ipliğiyle ve tığla ördüğüm bu dantel masa örtüsünü altı ayda tamamladım. Bu dantel masa örtüsü motifleri, yuvarlak ve büyük olduğu için ancak yuvarlak masa örtüsü örneği olarak kullanılabilir. Başka dantel elişlerinde kullanılma olasılığı yoktur.